Eskiden

Benim babam “bizim zamanımızda…” ya da “ben sizin yaşınızdayken…” diye başlayan cümleler sarf etmeyi hiç sevmezdi. Dedem sık sık böyle örnekler vererek babama herşeyin nasıl değiştiğini ve babamın ne denli şanslı olduğunu anlatır dururmuş. Babam da çocukluğu ve gençliği boyunca bu tip cümleler duymaktan bıkmış olacak ki bize hiçbir zaman böyle karşılaştırmalı örnekler sunmadı. Geçmişi anlatmak ve sürekli bu cümleleri kullanmak huyu bir nesil atlayarak gidiyor demek ki. Zira ben çok severim böyle konuşmaları.
Daha 30’lu yaşlarla yeni tanışmış biri için garip belki geçmişi böylesine anmak. Benden sadece 7-8 yaş küçüklere bile, “ohoo siz bilmezsiniz bir zamanlar..” diye başlayan cümlelerle bir şeyler anlatmaya bayılırım ben. Ve anlattıkça görürüm ki bir zamanlar “kuşak farkı var” demek için 20 yıl gibi bir süre gerekirken şimdi 8 yıl bile yetiyor. 22 yaşında biriyle 30 yaşında biri arasında resmen kuşak farkı var.
Yazı: Selen kızılgül
Bugün okuduğum bir haber beni gene “ah aaah eskiden böyle miydi” diye düşündürdü. Eskiden erdemli olmak çok önemliydi, kişiler erdemleriyle paye alırlardı ve biz çocuk bile olsak bunun farkındaydık. Örneğin hırsızlık o kadar büyük utanç kaynağıydı ki biri hırsızlık yaptı mı ömür boyu lekelenir, ne yaparsa yapsın hırsız damgasından kurtulamazdı. Kimse suratına bakmazdı hırsızların. Arkadaşının kalemini çalmak gibi masum hırsızlıklar bile damgalanmaya yeterdi çoğu zaman. “Konuşmayın onunla hırsız o” denirdi arkasından. Anne babalarımız bu çocuklarla görüşmemizi istemez, hırsızlığa dair her suç en ağır şekilde cezalandırılırdı. Örneğin ufak bir şey çalmış bir çocuk “ders olsun diye” öldüresiye dayak yerdi babasından. Hatta kemerle ağaca bağlanmış ve aç susuz bırakılmış örnekler bile vardı. Böyle durumlarda baba genelde takdir edilir, çocuğa iyi bir ders verdiği söylenirdi. ( O çocuk ders alıp tövbe mi eder yoksa büyüyünce psikopat mı olur o ayrı mevzuudur)
Anneannem, aile büyüklerim nasihat verirlerdi bize “Kızım ne olursan ol, hırsız olma. Orospu olmak bile daha iyidir, çünkü orospunun zararı kendine; hırsızın zararı başkasınadır. Kimse hırsızı evine sokmak istemez.”
Oysa günümüzde öyle mi? Değerler alt üst oldu. Erdem diye bir şeyin kıymeti kaldı mı acaba? Hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık önce ticaret hayatının içine girdi. Gittikçe kanıksandı, hatta iş hayatında olmazsa olmaz haline geldi. Kanıksadıkça değerini yitirdi. Her yer hırsızla kapkaççıyla, dolandırıcıyla doldu. Eskiden “hırsız” denilince yerin dibine geçen delikanlılar, genç kızlar, şimdi karakol kapılarında gazetecilere “yine yapçam işteeeeeee” diye çemkirmeye başladılar. Herkes herkesi soymaya başladı a dostlar. Üstelik kurumsal bazda yapılır oldu hırsızlık, soygun. Hem de “en başarılı dolandırıcılara” “en iyi girişimci” ödülleri dağıtılarak…
Biribirimize sürekli “forward” ettiğimiz sevgi, arkadaşlık cart curt mesajları dolu e-mail’ler düzeltemiyor ne yazık ki durumu. Hepimiz etkileniyoruz değerler erozyonundan. Önce hırsızlığı kabul ettik, kanıksadık. Yıprandı ve yıpranmaya devam ediyor erdemi oluşturan değerler. Vefa, dürüstlük, ilkeli olmak vb. çoğunlukça statükocu, enayi, sıkıcı olmak anlamına gelir oldu. Neyse hızımı alamaz dedem kıvamında daha uzun uzun yazarım ben. Ama anlatmak istediğimi anlattım sanırım.
Eskiden başlıklı yazılarım devam edecek. TV programları ve dizilerden mahalledeki oyunlara, kılık kıyafetten ilk gençlik heyecanlarına; hatırlayalım neyi nasıl yaşamışız “eskiden”…
Yorum Yaz