Hoşgeldiniz

sendrom.net pc world ve başka mecralarda yazdığım yazılarımı yayınlamak amacıyla açtığım bir siteydi. zamanla sevdiğim şarkıları aşkları kızgınlıkları dile getirdiğim bir site haline geldi.
kişisel olmasına rağmen iyi bir ziyaretçisi vardı ve siteyi yenilemeye karar verdim. sevdikçe, kızdıkça, biliştikçe, müzik yaptıkça kısacası Ulaş olmaya devam ettikçe yazmaya da devam edeceğim.

Archive: Aralık 2008

seni seviyorum ankara (2008′in son yazısı)

ailemle güzel bir yemek yedim. beraber vakit geçirip kendimi sokaklara atmayı planlıyorum. eh ankara sokakları olmadan bu gece olur mu?

düşündüm de ankarayı çok seviyorum. tunalıda yürümeyi seviyorum, dubonnet drink house a girince hasan’ın hoş geldin ulaş abi demesini seviyorum. kokoreç üstadı ismail’in benim tarzımda iri kıyım kokoreçi hazırlarken bir parçayı eliyle ağzıma uzatmasını seviyorum. taksiye binince adres vermeden eve gidiyoruz demeyi seviyorum. 11.600 tutan taksi parası için 12 değil 11 ytl alınmasını seviyorum.

cemin arayıp kanka çıkıyor musun demesini ve sokaklarda “bir zamanlar halim vaktim yerindeydi” şarkısını söylemeyi seviyorum. marketin sesimden tanıyıp adres almadan siparişimi getirmesini, starbucks’ın ben söylemeden caramel macchiato ya ekstra krema koymasını seviyorum.

insanların nezaketini, barlarda çerez ve mısırın ücretsiz olmasını, aspavada sınırsız soslu patatesleri seviyorum.

tunalıda aşkı yaşamayı seviyorum, her kaldırımdaki ayak izlerimi, bilkentteki günlerimi.. her şeyi..

2008′in son yazısında kopamadığım Ankara’yı yazdım. Şimdi get the fuck out 2008.

Not: itiraf ediyorum, tv deki haberlerin ve anne, babamın kahkahalı talebinin üzerine ilk defa kırmızı boxerımı giydim :D   yakıştı da hani :P

2008 ve önemi

2008 yılı benim için en önemli yıllardan bir tanesiydi. kendi şirketimi iptal ettim, kedi köpek gibi didiştiğimiz ilkerle beraber çalışmaya başladım.

hiç olmadığım kadar iyi oldum, güzel projelere imza attım, güzel kayıtlar ve şarkılar yaptım, sektörde devrim yaratacak bir proje geliştirdim. süper bir tatil yaşadım. manevi anlamda büyük bir değişim yaşadım.

ve aşık oldum: ama cidden aşık oldum, ne lisedeki minik aşklar ne de yaşanan aşk zannedilen tutkulu sevgiler değildi bu. aşkın tanımını tekrar yazdım. vay be aşk varmış dedim, daha önce yaşadıklarım sadece izdüşümlermiş dedim.

bu senenin bahar sonlarından itibaren mutluluğu huzuru tattım, bana bunu yaşatan kişilere çok teşekkürler.

aşk var mı? var bunu biliyorum en azından. bunu bilmek ve yaşadıklarım bana yeter bile. sevildiğimi biliyorum bu da yeterli. daha fazlasını  yaşayacak mıyım? zaman gösterir.

ayrıca dostlarım tarafından ne kadar da sevildiğimi gördüm. Hakan bey gibi süper bir insanla tanıştım, Dr. Hakkı Öcal ile baba oğul gibi oldum. Hayatın ve her şeyin haketmediğim kadar muhteşem olduğunu gördüm, mutluluğu iliklerimde hissettim.

üç günün üç seneye, 6 ayın bir ömre bedel olduğunu gördüm.

ha tabii kötü şeyler de yaşadım, ama hayatın bir parçasıydı ve umurumda bile değildi. beni hiç bir şey üzemezdi.

hatalar da yaptım bedelini ödedim.

son olarak , beni mutsuz da eden, mutlu da eden herkes. sizleri seviyorum.

mutsuz da ettiğim mutlu da ettiğim herkese de sevgilerimi gönderiyorum.

ve 2009 yılını umutla hayalle, masallar gibi mutlulukla bekliiyorum, ve beklediğim olacaktır. yürekten inanırsam gerçekleşecektir.

ve son not: karacaoğlanın dediği gibi Güzel, ne güzel olmuşsun Görülmeyi, görülmeyi

sendrom is back again

uzunca süredir sitemle ilgilenemiyordum. bu sebeple google ve ziyaretçi kitlesini yitirmeye başlamıştım. ve şimdi yenilenen yüzüyle sendrom yine yayında. yeni slogan bir süre yalnızca ben çünkü ağırlıklı olarak kişisel yazılara devam edeceğim. eski yazıların bir kısmını ekledim. bir arkadaşımın sorduğu gibi yazılar önem sırasına göre değil uyku sırasına göre :) yani uykum geldi bir kısmı kaldı. bilişim ve müzikleri de ekleyeceğim.
bazen kızdırmaya, bazen güldürmeye bazen de hüzünlendirmeye devam..

seo friendly url dll si ve her türlü yardımı için Cemil Alpay Sünnetçiye, son şarkısını herkesten önce bana göndererek mutluluk kaynağım olan sokak köpekleri grubundan Cem’e, birbirinden güzel e postaları ve yorumları için Dr. Hakkı Öcal’a, Dost Selçuk Yavuz’a, değerli yorum ve fikirleri için Dr.Sedef’e, msn de sürekli hede hödö, bla bla şeklinde gıcıklaştığımız cimcoz Özge’ye, yazılarımı beğenen Erman beye, bir küsen bir barışan can dostum Baro‘ya, ruh ikizim şeytan merve (d.e.g.k)’ye, kardeşliğini gösteren İlker’e ve sayamadığım, herkese ÇOK TEŞEKKÜRLER

Herkesi çok seviyorum.

to be continued

Biraz da gülelim

Geçtiğimiz günlerde “dünyanın en güzel kızı” başlıklı yazımın müsebbibi Merve ofisimde ziyaretime geldi. Son zamanlarda biraz üzgün olduğumu düşünmüş sağ olsun bir çay içmeye uğradı 3 saat kadar konuştuk : )

Sendromdaki komik diyalogları çok sevdiğini yenilerini beklediğini söyledi. Evet, yahu hep aşk ya da hüzün biraz da gülelim.

Aşağıda komik diyaloglar yaşanmışlar vb var. Bazıları çoook eskiye dayanıyor kimse kıllanmasın : ) Valla artık çapkın birisi değilim.

Ben: Abi şu ilacı kırar mısın (2 ye bölmesinden bahsediyorum)
İlker: (ilaca dönüp) Biliyor musun ben sana layık değilim, sen daha iyilerini hak ediyorsun ayrılmalıyız.

Ben: Anne ya kızla buluşucam ama ya dışarıda buluşalım derse bi atraksiyon olmaz.
Annem: Serverda sorun var, bazen acil müdahale etmem gerekiyor o yüzden evde durmalıyız dersin
Ben:Anne süpersin yaa

Ben: Abi şimdi 3 kızla konuşuyorum, birisi benden büyük, ama muhabbeti iyi. Diğeri akıllı bi kız gibi, çok güzel değil ama idare eder. Ötekisi ise güzel ama biraz arıza. Bu durumda sanırım ortadakini seçmeliyim dimi (burada isim de kullanmıştım ama şimdi açıklamak olmaz)
Abim: Yanlış, doğru seçenek e olacaktı. Yani hepsi.

Ben: Baba ya hoş birisi, takılıyoruz ama sevgilisi varmış.
Babam: O zaman boşver
Ben: Yani takılmayalım mı?
Babam: Yok yahu takılın sevgilisini boşver, takma demek istedim.

Not: Aşağıdaki “birisi” ler farklı kişilerdir. Ama isim vermek hoş olmasss

Birisi: Ne yani sana âşık olsam vazgeçemez miyim?
Ben: Sen bana zaten âşıksın (ego tavan tabii hehe)

Birisi: Seni seviyorum
Ben: Sağol, beni herkes sever zaten

Birisi: Sen harika bir adamsın
Ben: Bana bilmediğim bir şeyi söyle.

Ben: Seni seviyorum kadınım
Birisi: Ben de seni adamım yeah (evet çok bozulmuştum muzipti hehe)

Ben: Hayır kıskanmıyorum, sadece seninle sürekli beraber oldukları için onlara gıpta ediyorum.
Birisi: Bana ne yaa gıpta da etmeyeceksin, gıp gıp gıp gıııııp, şımarıcam işte (itiraf: şımarmak çok yakışıyordu ona)

Ben: Ayy başım döndü
Eski ortağım: Aybaşın mı?

Ben: Akşam için plan yapalım
Eski ortağım: Pilav mı? Tereyağlı olsun.

Ben: Senin ayakların 40 numara mıydı?
Birisi: Sanırım sen de 140 kiloydun, haha hak ettin ama.
Ben:Valla harbi iyi güldüm, ama daha yaralamak için yaşımdan bahsedebilirdin.
Birisi: Yok o kadar abartmayım dedim, malum yaşlısın sende kalp vardır (evet süper zeki ve gıcıklıkta benle yarışabilecek ender bi kızdı)

Bu liste daha çoooooooook uzar. Sizleri çok seviyorum, hayat güzel. Bana bu komik anıları yazdırdığın için de teşekkür ederim d.e.g.k

Not: Sistem bitiyo kar yağdırıp yayına sokucaz mutluyum ulennnnnnn

aşk kaç kişiliktir

Göze almak nedir? Ya da kaybetmeyi göze almak nedir? Peki bunu neden yaparız? Biraz değinelim.

Eskiden bir kız arkadaşım vardı, bir çok şeyi paylaşır konuşurduk, adını sanını vermek hoş olmaz. Kedi köpek gibi kavga etsek, hatta bazen birbirimizden nefret etsek de, bazı ortak noktalaımız yok değildi hani. Bana bir şey anlatmıştı.

Sevgilisi, ama sıradan bir sevgilisi değil, uzun zamandır beraber olduğu ve ona tapan sevgilisi, bir gece telefon açıyor ve seni çok seviyorum asla beni bırakma gibisinden bir şeyler söylüyor, pişmanlık dolu sözler. Meğer bir fahişeyle beraber olmuş bu onun özürü, ve çok sevdiği için vicdan azabından dolayı itiraf etmiş. Arkadaşım gerçk bir psikopat olduğu için ayrılmamış başka biçimlerde ceza vermişti. Bir gün ayrıldılar ve o gün benden Teoman çalmamı istedi “evet dedim ben de seni aldattım, bir kez de değil üstelik”.

Bana söylediği şuydu: Ulaş dedi gidip beş paralık biriyle yatması değil affedemediğim ya da kızdığım. Tenine bir başka ten değmesi değil. Kaldıramadığım ve kızdığım şey, 5 dk lık zevk için “beni kaybetmeyi göze alması”

Aslında ne kadar doğru bir tespit. Delicesine sevdiği kızı kaybetmeyi göze almak, ne için 5 dk lık zevk için.

Peki değdi mi? Hiç sanmıyorum (gerçi herif de salakmış, yedin bi bok anlatma bari mezara gitsin o sır hehe)

Bu sadece aldatmakla ya da ilişkilerle olmuyor. Yarın sınav var, ve bir arkadaş arıyor belki bir kız arkadaş. hadi takılalım. İyi 1 saat takılır gelir sınava çalışırım. Böyle derken hoop eve sabaha karşı gelinir ve sınava çalışmadan girilir kötü not alınır belki sınıfta kalınır.

Peki değdi mi bir kaç saatlik eğlence için kötü not almaya?

Değdiyse hiç bir sorun yok. O bir kaç saat sınıfta kalmaya değebilir, kelebek etkisi gibi başka bir çok mutluluğa yol açabilir -ki bunu da yaşadım-

Ama üzen şudur: Bir “salakça” şey için, bir başka şeyi kaybetmeyi göze alıyorsan, o zaman bu kaybettiğin şeye değer vermediğin ve kaybedebilmeyi “göze aldığın” anlamına gelir.

Hakeden birisi ise, hakeden bir şey ise tamam. Ama bunu asla haketmemiş bir şey ise değmez bence. İnsanları kırmaya değmez, insanları üzmeye değmez. Bu kadar basit olmamalı insan ilişkiler, insanların değeri bu kadar basit olmamalı.

Ama belki de basittir, basit biriyizdir, değmeyecek biriyizdir kim bilir? Ya da değerimiz sandığımız kadar değildir. Ama sanmıyorum bunların hiç birisi gerçek değil. Sadece bu insanların hatasından kaynaklanıyor. Ufak bir şey için, kaybetmeyi göze alabiliyorlar.

Tamam onlar göze aldı, peki esas soru “bizim suçumuz ne” güvenmek mi? Değer vermek mi?
Anlamıyorum , aslında anlıyorum ama anlamak istemiyorum.

Bir sene önce yazdığım “her şey çok farklı olabilirdi” yazısı üzerine hala aynı cümleyi söylüyorsam. Hala “her şey çok farklı olabilirdi” diyorsam. Demek ki yanlış olan benim.
Ne dersin Doç. Dr. Hakan Türkçapan, hala söylediğini kabul etmiyorum. Hani demiştin ya “Ataol Behramoğlu” yalan söylemiş, esas aşk tek kişiliktir demiştin. Ben de min gayri haddin biz sanatçılara göre iki demiştim. Evet inada devam, sonsuza dek inada devam.
ÖLÜMDÜR YAŞANAN TEK BAŞINA AŞK İKİ KİŞİLİKTİR.

sevgimin orantısı

Sevginin orantısı nedir? Buna az sonra değineceğim. Daha önce biraz halet-i ruhiyem.

Son günlerde çok çalışıyorum, ama öyle böyle değil. gece 1 den önce gelmiyorum eve. Tamam işler fecii yoğun ama sadece bu değil, şirkette de aralıksız nefessiz çalışıyorum. Çünkü sadece çalıştığım zaman, program yazdığım zaman beynim bir başka şey düşünmüyor, düşünemiyor. Ara verdiğim zaman sanki beynim yine düşüncelere dalacak gibi.

Yavaş romantik şarkı yasak şirkette, ilker hasbel kader açsa, hemen değiştirtiyorum. Sanırım self deffence bu olsa gerek. Hipomanik bir biçimde neşeliyim çünkü. Yalnız kaldığım ve düşünmeye fırsat bulduğum anlar hariç…

Gece 2 gibi ilker bıraktı eve, ama biran düşündüm yürümek istedim tunalıda. Hava serindi, üzerimde bu sefer ince bir mont vardı. Ama yine üşümüyordum, evet ben üşümezdim..

O an bir mp3 playerım olsun istedim. Tam müzik dinlenilecek bir havaydı çünkü. Sokağın sesini sevsem de.. Önce aklıma dün gece aldığım bir “armağan” geldi. Bu sebeple bütün gün ve önceki gece inanılmaz bir mutluluk vardı üzerimde. Sonra şarkı mırıldanmaya başladım, Manga’nın Yalan isimli şarkısını mırıldanıyordum.

Elimde saç tokan, güneş misali mis kokan
Bıraktığın tek parçan, bir de kocaman bir yalan
**
Bazı şeyler için, iyi olmak yetmiyormuş,
Sevilmek için aşk için iyi olmak yetmiyormuş.

Tamam aşkın matematiği yok, davranışların da, bunlar antropolojiden, piskolojiye, sosyolojiye, psikiyatriye uzanan derin konular ve hepsinin güzel açıklamaları var aslında.

Seven insan “neden” sevgiyi kaybedicek şeyleri anlamsızca göze alır? Bunların da var açıklamaları. Ama bu sefer “analitik” düşünmek değil, kalbimle düşünmek, “çelikten” adam değil etten kemikten adam olmak istiyorum.

Nazım usta, şiirinde “makinalaşmak istiyorum” diyordu, ancak ben de tam tersini istiyorum.

Ne sözler duyuyorum? Hatalısın ulaş, büyütüyorsun ulaş, abartıyorsun ulaş, beklentilerin fazla ulaş……..

Eveeet işte burda sevginin ortantısı devreye giriyor. Yukarıdakiler sevgimle doğru orantılı. Sevgimin büyük olduğu kadar beklentilerim de büyüyor, evet abartabiliyorum, büyütebiliyorum. Karşımdakinin değerini de büyütüyorum, yüceltiyorum.

Peki tersi mi olması doğal? Sevgiyi mi küçültmek lazım orantıyı bozmamak için. Ya da orantıyı mı bozmak lazım. Sevdiğim kadar değer vermemem mi lazım?

Hiç anlamadığım, inatla keçi kafalı biçimde anlayamayacağım bir şey bu.

Ben sevdiğime hep değer vereceğim, sonunda kaybetmek olsa da.

Ve biliyorum ki, her zaman kazanacağım.

Gerçek mutluluk için önce hayatınızda bir “ulaş” gerekir, gerisi zaten kendiliğinden gelecektir.

Peki ulaş’ın gerçek mutluluğu için ne gerekir? FARKINDA MISIN?

Ulaş The Zemin kapısı aşığı

12 aralık 2008 saat 03:25 tunalı (evet geç yatıyorum ;) )

Not: eski yazıları da tekrar koydum içimden geldi :)

sen nesin aşkım

sen güzelsen güzel nedir ki?

sen insansan biz neyiz peki?

tanrım nasıl güzelsin, tanrım nasıl seviyorum seni. nasıl ifade edebilirim ki bunu sözlerle, ben ki söz üstadı, ben ki yazı üstadı. ne bir kelime, ne bir sıfat.. hiç bir şey bulamıyorum ki seni tanımlamak için.

hepsi eksik kalıyor. bir insanın gülümsemesi bu kadar mı güzel olur, bu kadar mı mutlu eder.

ya ne hakkın var bu kadar güzel olmaya? seninle aynı evrende nefes almak ne kadar mutlu ediyorsa beni. bir o kadar da sinir oluyorum sana.

bu kadar aşık etmeye ne hakkın var beni :)

bir kere sarılmak için, bir kere koklamak için özlemle rüyalara yatırmaya hakkın var mı?

evet var, senin her şeye hakkın var. çünkü sen tanrıçamsın.

sana olan sevgimi sözlerle anlatamam, ancak gözlerle…

bak gözlerime. varlığın dünyayı güzelleştiriyor.

Melih Cevdet Anday dan güzel bir şiir beni, bizi anlatıyor…

Ben ki her akşam yatağımda
Onu düşünüyorum.
Onu sevdiğim müddetçe
Yatağımı da seveceğim….

o kadar sevdim ki resmini

Sıradan bir gündü.

Bütün pazarı evde geçirdim, cumartesi akşamı arkadaşlarla çıkmış bayağı takılmıştık. Pazar günü de erkenden yattım.

Sabah 10 gibi ilker geldi almaya, çıktık ofise geçtik, yine kodların başına oturduk. Geberdim yorgunluktan, şu an saat 01.38 ve eve yeni geldim. İşim dışarıdan hakkaten kolay görünüyor, görüşemiyorum diye arkadaşlarım hatır koyuyor ama durum bu. Gece gündüz program yazmak, yani bildiğin matematik problemi çözmek. Sürekli zihin jimnastiği.

Ama dinlenmek için 1 dk aşkımı düşünmek yetiyor. Seni düşünmeyi sevdiğim gibi seni anlatmayı da seviyorum. Sana seni anlatabilirim saatlerce günlerce. Mesela sadece bir saatimi kirpiklerini anlatmaya ayırabilirim. Gülümseyişini, o içimi ısıtsan, beni mutlu eden gülümseyişini anlatmak için ise günler yetmez.

Su gibisin, duru temiz ve berrak. Kuğu gibisin, güzel ve kibirli.

Ve ben, yaşadıkça seni sevmeye devam edeceğim

Çünkü seni sevdiğim kadar, seni sevmeyi de seviyorum

O kadar sevdim ki resmini, işte bugün konuştu benle…

aşk ve komik hayatım

Sabaha karşı 05.15 en sevmediğim şey oldu; erkenden uyuyup gecenin bir körü uyandım. İnternet ten kurtlar vadisi izledim soda ve elma suyu içtim. Neşeliydim ve mutluydum neden?

Sanırım işlerin bitmesine az kaldığı için, bir de deli gücü geldi bana, aralıksız motor gibi kod yazmaya başladım yine. Kafamı bile kaldırmıyorum diyebilirim, ama bu bana mazoşistçe bir zevk veriyor. Sanırım lanet bir iş koliğim.

Aşkı düşündüm, ve komik yaşantımı.

Binlerce kere söylediğim gibi, her sabah aynaya baktığında gördüğün yüz ile güne başlamayı deli gibi istemek ne de gariptir? Ne de gariptir saçını toplamasını istemek güzel boynunu görmek için. Hatta o saçlardaki tokayı elleriyle çıkarmak istemek. Bir gülümsemesiyle dünyanın bütün antidepreasanlarının  yaratamayacağı mutluluğa sahip olmak. Bir dakikacık fazla görebilmek için yaşam biçimini bile değiştirebilmek.

Sevmek aşık olmak güzel bişey be :) Beraber olmak bir yana, sırf sevebildiğin için sevmek bile güzel bir şey.

Sonra komik yaşantım.. Aşağıda bazı diyaloglar var. Ben hayatı, bu diyalogları yaşadığım kişileri seviyorum. Ayrıca bazıları kendimi övmeme gülse de kendimi de çok seviyorum :)
——————————-
Tembeliko del mondo: Ablamın çok tembel birisi olduğumu vurgulamak için söylediği söz (evet 1.5 senedir web sitesini yapmadım)

Ailenizin bilişimcisi iyi günler diler: Sabahları evden çıkarken anne ve babama söylediğim söz.

Babam: Ulaş nereye gitti.
Annem: Bilmiyorum ama spor ayakkabılarını giydiğine göre kızlarla değil erkek arkadaşlarıyla buluşmaya gitmiştir. (Ya annem bile çapkın sanıyor beniii)

Ben: Anne ben kaşımı deldiricem
Annem: İyi git başka yerini de deldir :)

Annem: (tatil köyünde hamakta spor ayakkabısıyla uzanan babama) Tuğrul ayakkabılarını çıkar
Babam:Neden
Annem: E daha rahat edersin, göyle garip olmaz mı.
Babam:Ee punk babası değil miyiz.

Ben: Ya bu gömlek beni şişman gösteriyor.
Babam: Şişman falan göstermiyor, sen zaten şişmansın (5-6 ay önceydi daha kilo vermemiştim)

Ablam: O kadar muhteşem bir kız sana bakmaz ki.
Ben: Evet ben de onu diyorum ya.
Ablam (burda ablallık damarı kabarır): Ne bakmazmış senin gibisini rüyasında mı görücek, sen şöylesin böylesin bla bla (ee aile içinde birbirimizi deli etsek de, çok severiz, aile dışında kralızdır hehe)

Yaren (2.5 yaşındaki yeğenim): Dagali nap emen. (hemen beni kucağına al)

Ben: (gece saat 1.30 da telefonla) Anne evde sigara var mı
Annem: Evet oğlum mutfakta 3. çekmecenin arkasına saklamıştım. (zor zamanlarda içmem için ben uyuyunca sigalalarımdan 3-5 ayırıp zula yapar)

Ben: (gece 23 de telefonla) Anne param bitti.
Annem: Bak salondaki vazonun içinde 50 ytl var.

Ben: (ertesi gün) Anne param bitti
Annem:Kitaplığa git, orda arkada senin eski cüzdanın var, içinde 50 ytl var. Hehe hepsini bir anda söylesem gider hepsini bir günde harcardın (bu arada anne parası yemiyorum ha maaşım annemin hesabına yatar)
Ben: Sence ben kaç yaşında gösteriyorum
Birisi: (içinden) Bana ne ya, kaç gösteriyorsan gösteriyorsun salak mı ne ;)

Ben: Şimdi burda form yok javascript ile tetiklediğim için açılan pencerede şu butona basında geri dönüp sayfayı yenilemesi ve o iki layerı da görünmez yapması lazım.
İlker: iframe kullan (konuyla alakası yok ama benden duyduğu teknik bir terim işte)

İlker: Ekmeğin kenarını seversin, al sana ayırdım.
Ben:Zaten tırışkadan jestlerde üstüne yoktur, ekmeğin kenarı, caramel maccihato (ama işe yaradı ertesi gün deri montunu hediye etti bana, gerçi ona bol geliyormuş yoksa hayatta vermezdi yaaa)
Bu liste uzaaar gider, yenileri de eklenir. Ama değişmeyen şey sevgimdir. Valla seviyorum lam :)

Kaçış

Ankara’ya taşınalı  5 sene olmuştu, öğrenciliğinin son demlerini yaşıyordu, sadece Birkaç dersi kaldığı için haftada sadece 2 gün okula gidiyor diğer günler de arkadaşlarıyla zaman geçiriyordu. Öğrenciliğinin en rahat dönemleriydi ve bu rahatlık davranışlarına da yansımıştı. Artık neredeyse her gün içki içiyor, arkadaş grubuyla barlarda geziyor, haftanın Birkaç günü farklı arkadaşında kalıyordu. Bara gidilmediği zamanlar da ev partileri vardı, bu dönemler genelde ayın son günlerinde denk gelirdi. Ailelerden gelen para azalınca ucuz biralar ya da şaraplar alınır evde toplanılırdı.

Aslında eğleniyor gibi görünmesine rağmen bu durumdan pek de hoşnut değildi, ama bahanesi hazırdı “okul bitince düzenli bir hayata geçeceğim”. Düzensiz yaşamdan dolayı biraz kilo vermişti, ancak oldukça alımlı bir kızdı, uzun kahverengi saçları, düzgün burnu, ince bilekleri, düzgün parmakları vardı. Arkadaşlarını sevse de ortamda onu rahatsız eden birşeyler muhakkak bulunuyordu, ancak bu ortamdan da uzaklaşamıyordu, belki yalnızlık korkusu, belki çaresizlik, belki de bilinç altındaki keyifli yaşam isteği. Zaten bahane her zaman hazırdı “az kaldı düzgün bir yaşama geçeceğim”

İlk büyük pişmanlığını esrar içtiği zaman yaşamıştı. Başlarda bulunduğu ortamda içilmesinden ürkse de, daha sonra buna alıştı, nasılsa o içmiyordu.  Fakat bir gün hem alkolün etkisine hem de ısrarlara dayanamayıp Birkaç nefes çekti, hem pişman olup üzülüyor hem de “aman bişey olmaz” deyip içmeye devam ediyordu. Bundaki etkenlerden birisi de, sevgilisinin de içmesiydi. İlk günün sabah ağlasa da, sonraki günler ayda yılda bir içmeye devam etti.

Sevgilisini seviyordu, neden bilmiyor ama seviyordu, çok da iyi anlaşamıyorlardı aslında, sevgilisi kimi zaman ona kötü davranıyor kimi zaman umursamıyordu. Hatta alkollü bir gecede büyük bir tartışma esnasında hafif de olsa bir dayak yemişti. Saatlerce ağlayıp, bana babam bile bir fiske vurmadı dese de, yine onunla olmaya devam etmişti. Bir şekilde affediyordu işte.

Bir gece ev partilerinden birinde çok sıkıldı, zaten sevgilisi ortamdaki onun hiç sevmediği bir kızla konuşup duruyordu, biraz sıkıntı biraz da kadınca kıskançlıkla artık gidelim dedi, ancak sevgilisi sen nereye gidiyorsan git ben kalacağım diye yanıt vermişti. O an tavır yapıp gittiği zaman onun arkasından gelip kendisini engelleyeceğini düşünerek ortamı terk etti ancak arkasından gelen yoktu.

O sinirle sıklıkla gittikleri bir rock bara attı kendisini, boktan bir bardı ama bazen güzel müzikler çalardı. Zaten çevresi, ilişkileri, ortamı boktan olduğu için, barın kalitesi onun umurunda bile değildi. Alışıldık yüzler, Birkaç selamlama, biraz müzik derken 4. birasını bitirmişti, sıkıntının da etkisiyle başı dönüyordu. Az ileride eskiden tanıdığı bir arkadaşını gördü. Yanında bir erkek vardı. Hafif durgun gibiydi, dans etmiyordu ama rock barlardaki gizem yapmaya çalışan gözlerini tek bir noktaya sabitlemiş adamlar gibi de değildi. Başıyla hafifçe tempo tutuyor aralarında grubu alkışlıyordu. Hoş bir erkekti, zaten canı da sıkıldığı için yanlarına gitmeye karar verdi, önce zaten tanıdığı olan kızla merhabalaştı ve daha sonra da onunla. Adını söylememiş, sadece elini uzatıp gülümsemişti. Güzel gülüyordu, hafif gamzesi vardı, ve 5. biraya geçtiği için gözüne çok yakışıklı gelmişti. Konuşmaya başladılar, ilk başlarda tanıdığı kız da konuşmaya katılsa da sonra sıkılıp sahnenin önüne gitti. İkisi baş başa kaldılar, derdini anlatmaya başladı, ilişkisini, okulunu sıkıntısını. Hayret böyle bir durumda sevgilisini kötülemiyor tam aksine mantıklı yanıtlar veriyordu.  Biraz daha konuştuktan sonra erkek izin istedi, kızın zaten kafası içtiği biralardan dolayı çorba gibiydi, başını kaldırıp “ben de seninle gelebilir miyim” dedi. Erkek “bu sanırım iyi bir fikir değil ancak istersen seni evine bırakabilirim”. Hem bozulmuş ama öte yandan da hoşuna gitmişti. Boş ver gerek yok dedi ve orada kalıp içmeye devam etti.

Sonraki günler sıklıkla karşılaştılar ve sohbetleri giderek daha da derinleşti, itiraf edemese de erkek ondan çok hoşlanıyordu, ancam böyle bir yaşam biçimine sahip birisiyle olmanın zorluklarını da bildiği için hep temkinli yallaşıyordu. Günler günleri kovaladı ve bir gece içtiği votkalardan dolayı iyice rahatlamış olan erkek onu evine davet etti. Yolda giderken onu izliyordu, aslında ne kadar masumdu, gözlerindeki hüzün onu ne kadar çekici kılıyordu. Depresif ve sorunlu insanlardan uzak durmaya çalışsa da, onun sorunları bile ona çekici gelmeye başlamıştı. Onun hiç kabahati yok diyordu içinden kendisine, sürekli ellerini, ve kollarını izliyordu, kolundaki geçmişten kalan aşı izi bile hoşuna gitmeye başlamıştı. Tanrım yoksa aşık mı oluyordu ona? Yoksa içtiği 4. votkanın mı eseriydi bu?

Eve geldiler, kıza bir kahve yaptı kendisi de bir sek votka daha aldı, sanki sigara kokan salak bir bardan çıkmamışlar gibi, kız çok güzel kokuyordu, yan yana otururken kokusunu duyumsuyordu. Ona sarılıp koklamayı o kadar istedi ki, ve içkinin de verdiği cesaretle ona sarıldı. Sarıldı, kokladı, öptü, sarıldı ve öylece uyudular…

Sonraki günler ilk başlarda oldukça iyi gidiyordu, kız onunla kalmaya başladı, düzenli olarak derslerine gidiyor, akşamları eskisi gibi dışarıya çıkmıyor, evde ders çalışıyordu. Her şey istediği gibi düzene giriyordu, hatta her şey istediğinden de iyiydi. Belki de fazla iyiydi, hem derslerine , hem de gereken zamanlarda sosyal aktivitelere zaman ayırıyordu.  Yine canlı müzik ve dans, eskisi kadar olmasa da içki, daha mutlu bir hayat.

Sürekli birbirlerine ne kadar mutlu olduklarını söylüyorlardı, birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini, aptalca olsa da evlenmekten bile bahsediyorlardı. Erkek, yakın çevresinden bazı kişilerin “o kız o ortama geri döner bak görürsün, boş ver” laflarına kulak tıkayıp gerçeği siz de göreceksiniz diyordu. Hatta bu eleştirileri kızla paylaşıyor ve gülüp geçiyorlardı ancak bir gün…

Güzel bir rock grubunun canlı performansını dinlemek için ilk tanıştıkları bara gittiler. Grup sahne almadan önce Birkaç kadeh içtiler ve grubu beklemeye başladılar. Konser oldukça güzeldi, dans ederek, bira içerek 1.5 saatlik konseri izlediler. Kalabalık dağılmaya başlamıştı ki kız onu gördü, eski erkek arkadaşını. Yanında ortak tanıdığı birkaç kişiyle içiyordu,  kızı görünce topluca onun masasına geldiler. Birkaç klasik merhaba, hatır sorma sözlerinden sonra eski erkek arkadaşı, burdan bize gideceğiz, hadi siz de gelin, hem şarabımız hem de otumuz var dedi. Erkek o an adamı param parça etmeyi düşünse de, yalnızca kızın tepkisini ölçmek için sessiz kaldı. Kız ne dersin canım gidelim mi? Dedi, aslında yanıtını bildiği halde bunu sormuştu. Oraya gitmek istemeyeceğini biliyordu, giderse de sevgilisini  bir daha görmeyeceğini biliyordu. Bir an gözünden anılar geçti, onunla yaşadığı güzel zamanlar, ders çalışırken yaptığı kahveler, sabahları onun gıdıklayarak uyanması…. Öte yandan ise diğer adamla yaşadıkları geçti aklından, içtiği zamanlar, bir orada bir burada kaldığı geceler, ot alemleri. Acaba dedi, acaba onu seviyor muydum yoksa onu tutunacak bir dal olarak mı görmüştüm. Ve yine bahanesi hazırdı, bu gece de giderim, zaten okul bitiyor, okul bitince yine düzenli bir hayata girerim. O kaçıyordu, hem kendinden hem de mutluluktan.

Erkek ise aklından geçenleri okurmuş gibiydi, Hiçbir şey söylemedi, hiç konuşmadılar ve kız kalkıp eski sevgilisinin evine gitti. O da bir büyük votka alıp kendi evine döndü, hemen en yakın dostunu aradı, o geldiği zaman sarhoştu, ancak hala içiyordu, ona hep “haklıymışsın, siz haklıymışsınız” diyordu. Dostu, “keşke bazı şeyleri öğrenmek için bedel ödemesen” dedi.

Sabah oldu, alkolün etkisini yitirmesiyle erkenden uyandı, tıraş oldu ve işine gitti. Aradan tam bir ay geçmişti, o gece fazla mesai yapmıştı , eve dönerken onu gördü, bir duvarın üstünde, Birkaç arkadaşıyla beraber, sarhoş ve bitkindi, başını bacakları arasına almış ağlıyordu. Birkaç saniye durdu, göz göze geldiler. O temiz o güzel o masum kız biraz daha kirlenmişti. Konuşmak bile istemedi. Yola devam etti, hayret ki üzülmedi bile, bencilce dudaklarından şu kelimeler döküldü “umarım daha da kötü olursun”. Bu söylediğini içten istemese bile kızgınlığına yenik düşmüştü.

Uzunca bir süre oralardan geçmedi, çünkü kızsa da, onun her gün daha perişan olan halini görmek istemiyordu.

Ve bir pazar sabahı, kapıcının getirdiği gazetede bir haber okudu……..

zaten o “hayat” değil miydi

Bir süredir başı önde geziyordu, başı dikti ama sanki hep öne eğik gibiydi duyguları. Hani meyhanede herkes şarkılar söyler eğlenirken, masadan başını kaldırmayıp önüne bakan insanlar vardır ya, işte onlar gibiydi gibiydi duyguları. Oysa belki başını kaldırsa etrafındaki güzellikleri görecekti. Hemcinsleriyle ne kadar iyiyse karşı cinsle de o kadar kötüydü, öyle ki bulunduğu meclislerde bir bayan geldiği zaman susar, sohbete bile katılmazdı. Ama bir gün….

Bir gün onu gördü, çok garipti, sanki bir anda ortalık aydınlanmış, bir anda güneş doğmuş, bir anda bahar gelmiş gibiydi. Anlamsızca gülümsemeye başladı herşeye herkese. Evet çok güzel kız görmüştü ama o güzel değildi. Bambaşka bir şey vardı onda. Çok duruydu, sanki masumiyetin simgesi gibiydi. Sözlerle anlatılamaz bir şeyler vardı onda. Onu anlatmak, kör birisine kırmızı rengi anlatmak kadar zordu. Ancak görmesi, yaşaması lazımdı insanın. Görmesi, ama onun gözlerinden görmesi.

Her fırsatta onu görmek istiyor, her fırsatta gözlerine bakıyordu. Nefesini tutuyor, o yanından geçerken derin bir nefes alıyordu kokusunu duymak için. O geçip gittiği zaman arkasından bakıyordu, belki bir sebeple arkasını döner de ona baktığını görür, belki bu yüzden ona olan aşkını anlar diye.

İnsan on dakika gördüğü birisiyle bir ömür paylaşmak ister mi? İnsan tanımadığı birisine hayatını adamak ister mi? İstiyordu işte, sonu kötü bile olsa, acı çekecek bile olsa, her şey berbat gidecek bile olsa sadece onun elini bir kere tutup, onu bir kere koklayıp, yüzünü sevmeye değerdi.

Nasılda pürüzsüz bir teni vardı, boynu ne kadar da güzeldi, o gözler nasıl da boğuyordu insanı güzelliğiyle.

Ona anlatamazdı aşkını, zaten kim inanırdı ki buna? Basit bir kız tavlama taktiği gibiydi, sana ilk görüşte aşık oldum. Hah ne kadar saçma, ama elini alıp kalbine götürse, saniyede 80 atması gereken kalbinin o yanındayken 180 attığını görse o zaman inanır mıydı acaba? Hadi inandı, bu kadar tapılası bir güzellik, doğanın böylesi bir mucizesi onu sever miydi?

Hep onu düşündü, hissettirmeden onun hakkında bilgi aldı, tek yol bu gibiydi zaten. Onun sevdiği birisi gibi olmaya çalışmak onursuzluk değil miydi? Nasılsan seni öyle sevmesi esas olan değil miydi? Ama hayır onunla bir gün geçirmek, bir saat bile olsa onun sevgilisi olmak, gözlerine bakıp, elini tutup seni çok seviyorum demek bir ömre bedeldi.

Normal şartlarda ona olan aşkını itiraf edemeyeceğini çok iyi biliyordu. Bu sebeple her şeyi planlayıp onu yalnız bir anında yakalamak istedi, cebinde votka şişesi vardı, zaman yaklaştıkça votkayı hızlıca içmeye başladı, ama sarhoş olmamak için de çok fazla içmeyip kendini frenledi. Nasılsa ondan olumsuz da olsa bir yanıt alınca kendisini kaybedene dek içecekti.

Sıradan bir gün gibi yanına gitti, bir akşam üstüydü, her akşam üstü gibi Ankara’da şehir gri idi. Biraz yürüyüp havadan sudan konuşurken birden durdu, bir saniye bile düşünmedi, çünkü bir an bile düşünse bundan vazgeçebilirdi. Gözlerine baktı ve kendisini boşluğa bırakır gibi “Ben sana aşığım, seni hayattaki her şeyden çok seviyorum” dedi.

Kız gülümsedi, önce başını öne eğdi, sonra ağır ağır kaldırdı ve “Ben de sana aşığım, hem de ilk günden beri” dedi. O an kulakları çınlamaya başladı, sanki çok güçlü bir sinyal duyar gibi, kesik kesik kulakları çınlıyordu. Dıt dıt dıt dıt…..

Saat sabah 8.30 olmuştu, çalan saatin alarmıydı, uyandı ve gördüğünün bir rüya olduğunu anladı.

Rüya da olsa, ondan bunları duymak güzeldi. Çünkü o çok güzeldi, en az hayat kadar güzel. Zaten o “hayat” değil miydi?
Ulaş Fırat
14.11.2008 Saat 19:58 Tunalı

sen olmak nasıl bir duygu

Sen olmak nasıl bir duygu?

Seni sevmek çok güzel bir şey, bunu biliyorum. Seni görmek de öyle.  Güzel gözlerine bakmak, onlarda anlam bulmak güzel. Kirpiklerini izlemek güzel, ellerine bakmak, hepsi çok güzel, sesini duymak, kokunu hissetmek muhteşem.

Peki yer yüzündeki en muhteşem kadın olmak nasıl bir duygu? Aynaya baktığında kendinin farkında olmak. Bu kadar sevilmek nasıl bir duygu peki? Ya da biliyor musun bu kadar çok sevildiğini. Sabahları giyinirken vücuduna bakıyor musun benim baktığım gibi? Biliyor musun ki senden bir tane daha yok bu dünyada. Sen gülümsediğin, güldüğün zaman, hatta yüzünü astığın zaman, göz kırptığın zaman,  dünya duruyor birkaç saniyeliğine. Bunu görebiliyor musun?

Hangi çiçek bu kadar güzel kokabilir ki? Hangi güneş senin bakışların kadar aydınlatabilir dünyayı ve benim kalbimi? Hangi bakış  ısıtır ki bu kadar. Yoksa sen küresel ısınmanın sebebi misin?

Ama hayır, bir mücevhere sorulmaz bunlar, çünkü mücevher bunun karkında değildir. Elmas kendisinin elmas olduğunu bilemez. Ancak o elmasa sahip olan kişi bilebilir o elmasın değerini. Ve umarım bilir bu değeri.

Bazen başım dönüyor, ama tansiyondan falan değil. Senin güzelliğinden ve senin sevginden. Bir kusur aramaya çalışıyorum ama hayır. Hiçbir noktanda hiçbir zerreciğinde bir kusur bulamıyorum. Hiçbir davranışında… Kredin sonsuz, sana her şey serbest. Sevgimin sonsuz olduğu gibi.
Güzel kadınsın vesselam. Güzelsin, kadınsın ve selam..

sevmeye dermanım yok

Dün akşam saygıdeğer bir arkadaşımla yemekteydik (bu arada sardunya cafe küçük sevimli çiçekler içinde elit bir yer tunalıda tavsiye edebilirim). Gecenin ilerleyen saatlerine dek sohbet ettik. Önce konu iş olsa da yavaş yavaş aşka kaydı tabii ki. Zaten uzun süredir bildiğimiz aşk hayatlarımızı bu sefer detayına inerek konuşma fırsatı bulduk.

Haluk Levent’in bir şarkısı var. Sevmeye dermanım yok adında. İşte bu durum tam da beni anlatıyor. Yaşadıklarımız bir çok açıdan onunla benzeşiyordu. Peki neden sevmeye dermanı olmaz bir insanın? Sevgi güzel bir şeydi hani? Güzel bir şeye de dermanı olmaz mı? Evet olmayabiliyor. Çünkü kötü biten hikayeler ya da başlamadan biten sevgiler çok yorucu olabiliyor. Bir yenisine dermanı kalmıyor insanın. Çünkü umut kayboluyor, çünkü her seferinde, evet bu sefer çok iyi çok güzel derken aynı sonla bitmesi insanı aristo mantığı ile düşünmeye sevkediyor.

Her ne kadar sedef ya da annem bunları birkaç kere yaşadın diye hep böyle mi olacak sanki dese de. Bak gör karşına birisi çıkacak ve bu sefer mutluluğu bulacaksın dese de. İnsan artık aramamaya başlıyor ve umudu yitirmeye başlıyor. Daha da kötüsü artık istememeye başlıyor. İşte bu durumda sevmeye dermanım yok şarkısı devreye giriyor.

Sevmeye dermanım(ız) yok. Belki bundan sonra yalnız, belki de sevgiye değil de saygıya ya da mantığa dayanan “öylesine” ve heyecansız bir ilişki bir gün bizi bulacak. Belki de her ne kadar hiç umut olmasa da tekrar seveceğiz. Belki de sevdiğimiz kişi ile mutlu olacağız bir gün bizim olacak.

Hayaller güzel, ama hayat daha gerçekçi. Zaten bu sebeple aşk yazılarıma genelde hayal adını veriyordum.

Sevmeye dermanım yok….

Sanırım yarın bu parçanın cover versiyonunu kendi sesimden siteye ekleyeceğim. Ve gördüm ki mutsuz taklidi yapmak mutlu taklidi yapmaktan çok daha kolaymış.

Öptüm al yanaklarından sendrom okuru. Çok yakında hırsızlık, savunma vb üzerine yazılara da başlayacağım.

farkında mısın?

Yine mi aşk?

E ne yapayım? Aşk bağımlısıyım ben, kimi sigara, kimi alkol kimi zararlı madde bağımlısı olur, ben ise AŞK.

Eriyorum ben aşkından, seviyorum seni. Seni sen olduğun için ilk baktığım andan beri seviyorum. E aşk bu matematiği yok ki, tanımadan da sevdim, tanıdıkça daha da çok sevdim. Sana baktığım zaman aklımdan geçenleri okudun mu? Sanmıyorum, okusan her şey daha başka olurdu, peki daha başka olacak mı? Bunu bilemem işte. Ama okumaya çalışır mısın anlar mısın aklımdan geçenleri ben gözlerine baktıkça. Ama fazla bakamam gözlerine, başımı öne eğer ellerine çeviririm, zaten onları da seviyorum ki.

Çok güzel bir ifadesi var yüzünün hem gözlerin parlıyor hem de hüzünlü. Bu parıltıya mı yoksa hüzne mi aşık oldum yoksa hepsine mi? Ama seni tarif etmeye inan kelimelerim yetmiyor, biliyorum bu söz çok klasik ama tarif edemiyorum ki seni. Sıfatlar yetersiz kalıyor, yeni sıfatlar türetmek gerekiyor. Ama senin adın zaten en büyük sıfat bana göre. Seni tanımlayabilecek tek söz senin adın, seni tanımlayacak tek duygu ise sana olan aşkımdır.

Senden bir ufak isteğim var, bunu okursan eğer, bir dahaki gözlerine baktığım zaman. Aklımdan geçenleri okuyup, bana “FARKINDAYIM’ der misin. Hoş asla farkında olamazsın bunun ama. Bu kadar büyük güzelliği, daha doğrusu duygularımın güzelliğinin bu kadar büyük olduğunu fark edemezsin ama en azından bana bunu söyle. Bu sözü bekleyeceğim. Tek bir sözcük. Bana sadece “farkındayım” de. Ya da bana “farkındayım” yaz.

Bu aşk değilse, aşk nedir ki? (petrark)

Bu yazıyı yazdıktan sonra çok sevdiğim bir arkadaşımdan bir mesaj geldi ki bence farkındalığı inanılmaz biçimde tanımlıyor. direk aktarıyorum

“farkındalık… birinin farkında olmak nedir bilir misin?onu anlamaktan çok onunla yaşamanın farkını bilmek.”

Farkında olmanın bu kadar güzel bir başka tanımı olamaz. Teşekkürler

klişe laflar varoş sözler

Reklamlarda, televizyonda şurda burda hep karşılaşıyoruz bu moronca şeylerle (moronca şeyler?) Önce bunlardan bahsedelim sonra moron kadınlardan.

Son birkaç senedir aldı başını gidiyor, insani değerleri hiçe sayan reklamlar, e tabii bence bilinçli bir girişim bu. Örnek verelim o zaman?

Arabasına sandviçten ketçap döken arkadaşını arabadan atıyor, ulan moron oğlu moron, biz arkadaşımızla canımızı, aşımızı, yarın yanağından gayrı her şeyi paylaşırız. Bizim adetimiz budur, örfümüz budur, kitabımızda bu yazar. Bu araba reklamları bayağı moda olduydu ha. Araba aşk sanki, adam canını hiçe sayıp arabasını kurtarıyor, arabasını çok seviyormuş da, eşini araba için ihmal ediyor. Mesaj açık: Bizim ürettiğimiz otomobil öyle harikadır ki, aşkınız olur. Hadi ordan moron, araba dediğin bir araçtır, ulaşım için bir araç, bu minvalde benim için bilgisayardan, elektro gitardan, hatta kerpetenden farkı yoktur. Hepsi bir işi yapan araç neticede. Eşim, canım arkadaşım arabadan daha değerlidir.

Bir başka örnek, meti tutku reklamları, bisküvinizi paylaşmaya gelen kişinin kafasına sert bir cisimle vurun. E yuh, pis herifler, biz bisküvimizi de ekmeğimizi de paylaşırız. Bu ne şerefsizce bir reklam anlayışıdır. Ya da sevgilisi trene binen adam, onun yasını tutarken bilmem ne marka çikolata yerken onu unutuyor. Hadi ordan, bunu yapan hayvandır, hepimiz biliriz ki, hiç kimse sevdiceğini bir çikolataya değişmez. Yakında bunlar abartır ha, bir paket bilmemne soslu bademli çikolata için karısını satan adam da yaparlar, ama RTÜK izin vermez. Bir de tatlı reklamları var. Tatlısı bitince oğlunun kızının tatlısına uzanıyor. Yahu hangi baba yapar bunu? Tam tersi ben yemeyim evladım sen ye demez mi? Güzel analarımız büyük tabağı bize küçük tabağı kendilerine almazlar mı? Can babalarımız bizim tabağımızdaki bitince kendi tabaklarından eklemezler mi? Kıçı kırık bir sütlü tatlıyı hangi ana baba evladının elinden almak ister?

Kardeşim, iyi dinleyin, biz Türk milleti, hatta insan olan herkes, mal için, hele araba için, çikolata, bisküvi için arkadaşından şundan bundan vazgeçmez. Bırakın artık bu kapitalizmin de ötesine geçmiş reklamları.

Haa bu terbiyesizler, Ramazan’da da insani değerleri öne çıkaran reklam yaparlar, o zaman paylaşır bisküvisini. O zaman paylaşır kolasını, tatlısını. Nedir bu sömürü ya.

Hadi sıra geldi moron kadınlara (ve erkeklere).

Yeni trend. Ben şımarığım, ben cadıyım, ben kokoşum ayoll.

Bak güzel kardeşim, ne güzel insani değerlerimiz var. Örflerimiz var, saygımız var. Şımarık olmak pozitif değil negatif birşeydir. Yüceltmeyin bu kötü şeyleri, özünüze dönün. Ailemizden büyüklerimizden bunu mu gördük biz? Hadi anneciğine, babacığına da söyle, ayy ben şımarık bir cadıyım de, kokoşum de. Onlara da söyleyebildin mi? O zaman Rabbinin karşısında olduğunu düşün, O’na diyebilecek misin, Rabbim ben şımarık bir cadıyım diye? Onlara diyemiyorsan hiç kimseye deme.

Ya erkekler, kanka karımı/sevgilimi aldatıyorum 10 kızla yattım. Hooop hemen durumu değiştirelim, senin anneciğin babanı aldatsa 10 kişiyle? Hoşuna gider mi? Hemen o başka bu başka o annem dersin dimi? Peki aldattığın kız bir ana evladı değil mi?

Sabaha kadar ot alemi yaptık, süper malmış, uçtuk baba yaaa. Tamam o zaman bir dahaki ot partine kız kardeşin de gelsin, annen de gelsin beraber uçun olur mu? O zaman olmaz dimi, hay şerefsiz moron seni.

Sinirlendim yine, beline beline vurasım geliyor bunların. Ama hayır sinirlenmek yok.

Biz de yaptık yanlışlar ama döndük yanlışımızdan, siz de dönün.

Unutmayın, annenizin, babanızın, O’nun karşısında yapamayacağınız hiçbir şeyi yapmayın.

Öptüm gün yanaklarınızdan sevgili sendrom okuru.

moron reklamlar, kadınlar ve erkekler

Reklamlarda, televizyonda şurda burda hep karşılaşıyoruz bu moronca şeylerle (moronca şeyler?) Önce bunlardan bahsedelim sonra moron kadınlardan.

Son birkaç senedir aldı başını gidiyor, insani değerleri hiçe sayan reklamlar, e tabii bence bilinçli bir girişim bu. Örnek verelim o zaman?

Arabasına sandviçten ketçap döken arkadaşını arabadan atıyor, ulan moron oğlu moron, biz arkadaşımızla canımızı, aşımızı, yarın yanağından gayrı her şeyi paylaşırız. Bizim adetimiz budur, örfümüz budur, kitabımızda bu yazar. Bu araba reklamları bayağı moda olduydu ha. Araba aşk sanki, adam canını hiçe sayıp arabasını kurtarıyor, arabasını çok seviyormuş da, eşini araba için ihmal ediyor. Mesaj açık: Bizim ürettiğimiz otomobil öyle harikadır ki, aşkınız olur. Hadi ordan moron, araba dediğin bir araçtır, ulaşım için bir araç, bu minvalde benim için bilgisayardan, elektro gitardan, hatta kerpetenden farkı yoktur. Hepsi bir işi yapan araç neticede. Eşim, canım arkadaşım arabadan daha değerlidir.

Bir başka örnek, meti tutku reklamları, bisküvinizi paylaşmaya gelen kişinin kafasına sert bir cisimle vurun. E yuh, pis herifler, biz bisküvimizi de ekmeğimizi de paylaşırız. Bu ne şerefsizce bir reklam anlayışıdır. Ya da sevgilisi trene binen adam, onun yasını tutarken bilmem ne marka çikolata yerken onu unutuyor. Hadi ordan, bunu yapan hayvandır, hepimiz biliriz ki, hiç kimse sevdiceğini bir çikolataya değişmez. Yakında bunlar abartır ha, bir paket bilmemne soslu bademli çikolata için karısını satan adam da yaparlar, ama RTÜK izin vermez. Bir de tatlı reklamları var. Tatlısı bitince oğlunun kızının tatlısına uzanıyor. Yahu hangi baba yapar bunu? Tam tersi ben yemeyim evladım sen ye demez mi? Güzel analarımız büyük tabağı bize küçük tabağı kendilerine almazlar mı? Can babalarımız bizim tabağımızdaki bitince kendi tabaklarından eklemezler mi? Kıçı kırık bir sütlü tatlıyı hangi ana baba evladının elinden almak ister?

Kardeşim, iyi dinleyin, biz Türk milleti, hatta insan olan herkes, mal için, hele araba için, çikolata, bisküvi için arkadaşından şundan bundan vazgeçmez. Bırakın artık bu kapitalizmin de ötesine geçmiş reklamları.

Haa bu terbiyesizler, Ramazan’da da insani değerleri öne çıkaran reklam yaparlar, o zaman paylaşır bisküvisini. O zaman paylaşır kolasını, tatlısını. Nedir bu sömürü ya.

Hadi sıra geldi moron kadınlara (ve erkeklere).

Yeni trend. Ben şımarığım, ben cadıyım, ben kokoşum ayoll.

Bak güzel kardeşim, ne güzel insani değerlerimiz var. Örflerimiz var, saygımız var. Şımarık olmak pozitif değil negatif birşeydir. Yüceltmeyin bu kötü şeyleri, özünüze dönün. Ailemizden büyüklerimizden bunu mu gördük biz? Hadi anneciğine, babacığına da söyle, ayy ben şımarık bir cadıyım de, kokoşum de. Onlara da söyleyebildin mi? O zaman Rabbinin karşısında olduğunu düşün, O’na diyebilecek misin, Rabbim ben şımarık bir cadıyım diye? Onlara diyemiyorsan hiç kimseye deme.

Ya erkekler, kanka karımı/sevgilimi aldatıyorum 10 kızla yattım. Hooop hemen durumu değiştirelim, senin anneciğin babanı aldatsa 10 kişiyle? Hoşuna gider mi? Hemen o başka bu başka o annem dersin dimi? Peki aldattığın kız bir ana evladı değil mi?

Sabaha kadar ot alemi yaptık, süper malmış, uçtuk baba yaaa. Tamam o zaman bir dahaki ot partine kız kardeşin de gelsin, annen de gelsin beraber uçun olur mu? O zaman olmaz dimi, hay şerefsiz moron seni.

Sinirlendim yine, beline beline vurasım geliyor bunların. Ama hayır sinirlenmek yok.

Biz de yaptık yanlışlar ama döndük yanlışımızdan, siz de dönün.

Unutmayın, annenizin, babanızın, O’nun karşısında yapamayacağınız hiçbir şeyi yapmayın.

Öptüm gün yanaklarınızdan sevgili sendrom okuru.

hani olur ya bazen

Hani olur ya bazen

Hepimizin başına gelmiştir, ben de biraz yazayım dedim, durmayın siz de ekleme yapın : )

• Yolda yürürken arkadan bir kız görürsün, çok merak edersin, hızlanıp önüne geçersin, ama yüzünü görünce hayal kırıklığı olur

• Tuvaletteyken telefon çalar, nasılsa yetişemem der işine devam edersin, ama uzun uzun çalar bu sefer dur koşayım dersin işini bitirir hızlıca çıkarsın ama bu sefer de telefon susar.

• Tam sevdiğin birisinden ya da iş için falan mesaj beklerken telefonuna mesaj gelir heyecanla bakarsın ki 2149 dan Türkcell son dönem faturanı hatırlatır

• Askıda pantolonunu cebinden anahtar alacaksındır ama asla ilk baktığın cepte olmaz (Samet)

• Aman nasılsa 2 dakikalık markete gidicem diye saç baş darma dağın ve eşofmanla evden çıkarsın, yolda ya hoşlandığın hatunu ya da taş gibi bir kız görürsün.

• Fotoşopta falan iş yaparken ve henüz kaydetmemişken, ya da sevgili platoniğini 2 hafta sonra ilk defa msn de yakalamışken ilk merhabanın ardından elektrikler kesilir bir saat gelmez. Elektrik geldiğinde ya kız msn de yoktur, ya da kaydetmediğin dosyadan dolayı 1 saatlim emek boşa gider.

• Gazete dergi yoktur, tuvalette deterjanların içeriğini okursun, yüzde 1 anyonik madde yüzde 0.1 naniyonik madde ne demek anlamazsın ama yine de okursun.

• Evine misafir gelir, ya da karşı cinsten birisi, mecburen tuvalete girersin, çılop, çulop bodoff, şürülülülüp sesleri duyulmasın diye sifonu açar ya da öksürürsün, ama mutlaka duylur.

• Barda falan bir kızın sigarasını yakacakken çakmak bir türlü yanmaz uğraşırsın didinirsin sonra başkası çakmak uzatır kepaze olursun.

• Bir hafta boyunca aramayan arkadaşların ya da kızlar, tam o gece önemli bir iş yemeğine gidecekken arayıp program yapalım derler.

• Tam dışarı çıkacakken jölenin bittiğini görürsün, saçlar da jölesiz şekle girecek gibi değildir, limon sürersin saçına, kendini salata gibi hissedersin.

• Bütün gün dışarıda gezerken tam birisiyle buluşacağın sırada cep telefonunu şarjı biter, onun telefonu da ezberinde olmadığı için kontürlü telefondan arayamazsın.
• Tek başıma 2 tek atar çıkarım diye yanına az para almışken barda tanıdığın ya da tanımadığın iki hatun masana gelir, 30 liraya kaç bira eder lan, off menüde de fiyat yazmamışlar diye paranoya yaparsın.
• Garsona elini kaldırmışken görmez, sen de elinle saçını düzeltir gibi yaparsın.

• Gece barda 10 kıza mesaj atarsın ilk yanıt en çirkin ya da en şişman olanından gelir.

• Sevdiğin diziler mutlaka en heyecanlı yerinde biter.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar, eklenti yapılacaktır : )

erkekler

Hep kadınlar hakkında yazıyormuşum, doğru ağırlıklı olarak bu konuda yazıyorum. Kendini farklı göstermeye çalışanların ipliğini pazara çıkarıyorum.

Erkekleri ise benden iyi tanıyan çıkamaz, ne yazılabilinir ki? Tanıdığım erkeklerin büyük çoğunluğu aldatıyor, tanıdığım kız arkadaşlarımın sevgilileri de aldatıyor onları. Söylemiyorum, açık etmiyorum, suyuna gidiyorum, dost acı söyler ama üstüme vazife değil diye bir şey demiyorum.

Bir arkadaşımla konuştuk bir ara konuşma şöyleydi

-Hadi bana gel takılalım biraz
-Abi kız arkadaşım bende kalıcak bugün
-Ee olsun beraber gelin, ya da atla gel yine anlayışlıdır o
-İyi de abi ben zaten 3 gündür sendeyim :)

Yani kız 3 gündür bende biliyormuş, beyimiz de alemlerde. Hiiç benim sevgilim bunu yapmaz demeyin, imkan verin bakayım 3 günde nasıl ikna ediyorum yapar mı yapmaz mı.

Ha yapmayan yok mu? Var evet az da olsa var, hakikaten var. Ama onlar da p.ç gibi bırakılınca pişman oluyor ulan keşke yapsaydım diyorlar. Ya da mutlu bir hayat sürüyorlar. Bunlara değil sözüm.

Eski bir arkadaşım vardı bu konularda doktora yapmış biriydi. Bir kadını kafasına koydumu mutlaka elde ederdi, ama mutlaka. Ve en az 3 kişiyle olurdu.

Az mı kız arkadaşına toplantımız var diyip, diğer kızı çağırdı? Kız arkadaşının yanında başka kız aradığı zaman açmayıp telefon sana dedi. Ben açıp yalanlar kıvırdım..

Bir akşam arkadaşlarımızla bir yerlere gidecektik 2 kız 2 erkek. Rezervasyon yapılan yer inanılmaz gürültülüydü, ben de söylendim, yahu orda ne konuştuğumuz anlaşılmaz bile. Şunu dedi: sığsın işte sığsın ancak bu kadar düşünebiliyorsun, bir kere gürültülü ortamda daha çabuk sarhoş olurlar, ayrıca konuşabilmek için mecburen çok yakınlaşmak gerekir, o zaman her şey kolaylaşır . Aha işte plana bakın ne kadar da ince değil mi? Kolaylaştı mı peki? Evet!!

Dedim ya bu işin doktorasını yapmıştı adam. Gidilecek mekan, ışıklandırma, içilecek içkiler, çalınan müzik hepsi hesaplanır önceden.

Bunlar yapılmıyorsa ya o kişi sizi gerçekten seviyordur, taktik uygulamayacak kadar çok seviyordur, ya da işi bilmiyordur. Bu da çok pis bir şey ha, Erkek gerçekten severse taktik uygulamaz, akışına bırakır, duygularını anlatır. Ama taktikler sonuç verir çoğu zaman.

Ben kızlar tarafından güvenilen kişi olduğum için bu konularda çok kullanılırdım. Ulaşla beraberim diyince şüphelenmezlerdi pek. Peki beni ararsa ne olacak? Taktik şudur: A evet bendeydi şimdi ayrıldı yanımdan. Sonra hemen erkek aranır, abi seninki aradı şimdi ayrıldık dedim. O da hoop hemen uzar gider. Hatta telefon açar canım şimdi çıktım ulaşın yanından, geliyorum bir şey ister misin? hadi hadii bir dondurmaya hayır demezsin biliyorum, yarım saate sendeyim

Ohooo daha neler neler, ne gördük biz bu alemlerde. Ayrıca şu çok olur, abi ben takıldım süper hatun, ama başımdan atamıyorum bir sen girer misin devreye. Adamımız devreye girer, ya başından atmasına yardımcı olur, ya da asılır eder, iltifatlar falan, kız da açık etmez genelde (o tip hatunlar önceki yazıdaki gibi yedekte tutar ya) esas adam da ya rahatlar terkedilir, ya da sırf seni denemek için bunu yapmıştım ama gerçek yüzünü gördüm bir daha arama beni der, sonra kankasıyla çak kanka hallettim sayende der, yoluna bakar.

Ama gerçekten seven yapmaz bunları, sadık olur çok sever, ama kadınlar sadakati, çok sevilmeyi pek yeğlemezler. Şu paragraf bundan 3-4 hafta önce çok iyi tanıdığım ve sevdiğim, güvendiğim bir kız arkadaşımdan geldi bana. Kelimesine dokunmadan yazıyorum.

kadınları anlamak çok zordur. bazen biz bile kendimizi anlamakta zorlanırız. ama hiçbir kadın aşırı ilgiyi sevmez. asla bir kadına koşulsuz onu sevdiğini onun için bir çok şeyi göze aldığını söylemeyeceksin. her an elinden seni kaçırabileceğini bilmeli.

Yani seveceğim, ama belli etmeyeceğim, her an elinden kaçıracağını bilmeli. Ama biz erkeklerde de şu vardır: Oyunu kuralına göre oynamayı sevmeyiz, gerçekten seviyorsak belli ederiz, her an elinden kaçıracağını bilmeliyse kız, maalesef kaçırır zaten elinden.

Sonra ne olur? Yukarıdaki tanımlara uyan biriyle olup en nihayetinde aldatıldığını öğrenir pişman olur. Pişman olur da ne olur? Yine aynı şeyleri yapar.

Hop yine konu kadınlara kaydı, o zaman uzatmayıp burda bitirelim.

Ama yine direneceğim, pis inatçıyımdır, oyunu kurallarına göre oynamam çünkü sevgi oyun değil bana göre.

The End

Her şey çok farklı olabilirdi

Saat sabahın beşi idi. Bir anlık kararla giyindim ve dışarı çıktım, aslında sigaram kalmıştı ama bu bir bahaneydi. Tunalı değil Esat tarafına gitmeyi yeğledim. Yokuşu çıkarken bir köpek sesi vardı, şiddetle uluyor, havlıyordu bana tehditkâr bakışlar attı hırlayarak. Korkmadım köpekten, ne de bu saatte karşıma çıkabilecek şeylerden. Zaten ya tinerci, ya sarhoş ya da travesti olurdu. Hepsiyle de iyi geçinirdim, zaten yanıma fazla para almamıştım, abi bir bira parası verir misin diyene birasını alır, direk para isteyen olursa da para verip sigara isteyebilirdim. Rica edildiği taktirde evet, emredildiği taktirde cebimdeki soğuk çeliğe davranmaktan hiç çekinmezdim.

Hava çok soğuktu ve kar yağıyordu, üzerimde ince bir tişört ve yeni aldığım kadife mont vardı, ama üşümüyordum, zaten ben üşümezdim. Esat’a varınca gözlerim bir ışık aradı ve buldum, gidip bir sigara almak için dükkâna girdim, benden önce taksiciler içki alıyordu. Fena fikir değildi, bir paket sigara yanında ufak bir red label aldım. Bir de çikolatalı kek. Kek sevmem ama gelirken gördüğüm köpek halen oradaysa ona almıştım. Belki biraz dertleşebilirdik, o bana neden bu saatte uluduğunu, ben de ona eski köpeğimi anlatabilirdim.

Depresyondan çıkalı bir seneye yakın olmuştu, öyle ki hem doktoruma hem de arkadaşıma “ya ben ne zaman mutsuz olacağım” diye sormuştum. Sanırım artık en büyük üzüntüler üç saatti, gerisi tercihti. Ve tercih etmeye hiç de niyetim yoktu.

Geri dönerken pardösülü bir adamla karşılaştım bir apartman önünde, elinde cep telefonu ile konuşuyordu, muhtemelen orada bir travesti ya da fahişe ile anlaşıyordu, kural böyledir, sana bir adres verirler oraya gidersin, camdan bakar ve onaylarsa apartman ve numarayı söyler. Her âlemin kuralını ve jargonunu bilirdim. Ancak adam birilerine tarif yapıyordu, yolda mı kalmıştı acaba? Gülümsedik birbirimize, onunla sohbet etmeyi düşündüm ama vazgeçtim, köpeğim beni bekliyor olabilirdi.

Giderken öksürüyordum, bu ortamın ambiyansını bozuyordu öksürmem, ellerim cepte, saçlarım yanlar kazınmış ve kulağımda sallanan bir küpe ile daha yakışıyordum geceye.

Dönerken geçmişi düşündüm, eski dostları, sevgileri, kırdıklarımı kırıldıklarımı…

Sonra aynı yere geldim köpek orada yoktu, üzgündüm. Birkaç ıslık ve mucuk sesi ile köpeği çağırmaya çalıştım ses yoktu.

Sonra evimin önüne geldim, ama eve girmek istemedim, yolu değiştirerek köpeği aramaya başladım, buldum da, ilk ıslığımda ve gel canım komutumda bana baktı, elimdeki kek paketini açtım ona vermek için. Bir parçasını kopardım, ona doğru ilerledim ama korktu benden, uzaklaşmaya başladı, en tatlı sesimle ıslık çalıp mucuk diyerek çağırdım, ama kaçtı.

Sanırım köpekler de insanlar gibiydi, sevgiyle gittiğin zaman geçmiş yaşantılarından dolayı sahip oldukları korkuya teslim oluyorlar ve kaçıyorlardı.

Elimde yarısı bölünmüş bir parça kekle eve girdim, keki komodine koydum, yemezdim, o onun hakkıydı, zaten kek sevmezdim.

Belki dedim yarın gündüz onu bulabilirsem, gündüz vakti benden korkmaz ve karnını doyurabilirim. Ama bu söylediğime ben de inanmadım. O köpek kaçacaktı yine, tıpkı sevgimi sunduğum insanların kaçışı gibi.

Ve tüm yaşanmışları düşünerek şunu söyledim kendime, defalarca “Her şey çok farklı olabilirdi”

Evet, : HER ŞEY ÇOK FARKLI OLABİLİRDİ

Ulaş FIRAT
Saat 06.10 Ankara, Tunalı

Eskiden

Benim babam “bizim zamanımızda…” ya da “ben sizin yaşınızdayken…” diye başlayan cümleler sarf etmeyi hiç sevmezdi. Dedem sık sık böyle örnekler vererek babama herşeyin nasıl değiştiğini ve babamın ne denli şanslı olduğunu anlatır dururmuş. Babam da çocukluğu ve gençliği boyunca bu tip cümleler duymaktan bıkmış olacak ki bize hiçbir zaman böyle karşılaştırmalı örnekler sunmadı. Geçmişi anlatmak ve sürekli bu cümleleri kullanmak huyu bir nesil atlayarak gidiyor demek ki. Zira ben çok severim böyle konuşmaları.

Daha 30’lu yaşlarla yeni tanışmış biri için garip belki geçmişi böylesine anmak. Benden sadece 7-8 yaş küçüklere bile, “ohoo siz bilmezsiniz bir zamanlar..” diye başlayan cümlelerle bir şeyler anlatmaya bayılırım ben. Ve anlattıkça görürüm ki bir zamanlar “kuşak farkı var” demek için 20 yıl gibi bir süre gerekirken şimdi 8 yıl bile yetiyor. 22 yaşında biriyle 30 yaşında biri arasında resmen kuşak farkı var.

Yazı: Selen kızılgül

Bugün okuduğum bir haber beni gene “ah aaah eskiden böyle miydi” diye düşündürdü. Eskiden erdemli olmak çok önemliydi, kişiler erdemleriyle paye alırlardı ve biz çocuk bile olsak bunun farkındaydık. Örneğin hırsızlık o kadar büyük utanç kaynağıydı ki biri hırsızlık yaptı mı ömür boyu lekelenir, ne yaparsa yapsın hırsız damgasından kurtulamazdı. Kimse suratına bakmazdı hırsızların. Arkadaşının kalemini çalmak gibi masum hırsızlıklar bile damgalanmaya yeterdi çoğu zaman. “Konuşmayın onunla hırsız o” denirdi arkasından. Anne babalarımız bu çocuklarla görüşmemizi istemez, hırsızlığa dair her suç en ağır şekilde cezalandırılırdı. Örneğin ufak bir şey çalmış bir çocuk “ders olsun diye” öldüresiye dayak yerdi babasından. Hatta kemerle ağaca bağlanmış ve aç susuz bırakılmış örnekler bile vardı. Böyle durumlarda baba genelde takdir edilir, çocuğa iyi bir ders verdiği söylenirdi. ( O çocuk ders alıp tövbe mi eder yoksa büyüyünce psikopat mı olur o ayrı mevzuudur)
Anneannem, aile büyüklerim nasihat verirlerdi bize “Kızım ne olursan ol, hırsız olma. Orospu olmak bile daha iyidir, çünkü orospunun zararı kendine; hırsızın zararı başkasınadır. Kimse hırsızı evine sokmak istemez.”

Oysa günümüzde öyle mi? Değerler alt üst oldu. Erdem diye bir şeyin kıymeti kaldı mı acaba? Hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık önce ticaret hayatının içine girdi. Gittikçe kanıksandı, hatta iş hayatında olmazsa olmaz haline geldi. Kanıksadıkça değerini yitirdi. Her yer hırsızla kapkaççıyla, dolandırıcıyla doldu. Eskiden “hırsız” denilince yerin dibine geçen delikanlılar, genç kızlar, şimdi karakol kapılarında gazetecilere “yine yapçam işteeeeeee” diye çemkirmeye başladılar. Herkes herkesi soymaya başladı a dostlar. Üstelik kurumsal bazda yapılır oldu hırsızlık, soygun. Hem de “en başarılı dolandırıcılara” “en iyi girişimci” ödülleri dağıtılarak…

Biribirimize sürekli “forward” ettiğimiz sevgi, arkadaşlık cart curt mesajları dolu e-mail’ler düzeltemiyor ne yazık ki durumu. Hepimiz etkileniyoruz değerler erozyonundan. Önce hırsızlığı kabul ettik, kanıksadık. Yıprandı ve yıpranmaya devam ediyor erdemi oluşturan değerler. Vefa, dürüstlük, ilkeli olmak vb. çoğunlukça statükocu, enayi, sıkıcı olmak anlamına gelir oldu. Neyse hızımı alamaz dedem kıvamında daha uzun uzun yazarım ben. Ama anlatmak istediğimi anlattım sanırım.

Eskiden başlıklı yazılarım devam edecek. TV programları ve dizilerden mahalledeki oyunlara, kılık kıyafetten ilk gençlik heyecanlarına; hatırlayalım neyi nasıl yaşamışız “eskiden”…

Kategoriler

SonYorumlar

    • güzel bir kaç şarkı (2)
      • Fatih: Teşekkür ederim güzel müzikler:)
      • kuzgunbaba: Dostum benim; yıllar su gibi aktı… Bizlerde şarap misali dostluk kadehlerine döküldük.Öyle...
    • drm lisans korumalı wma dosyalarını mp3 yapalım (13)
      • xawesorlu: Tek kelimeyle harikka vayyy lianslı müziklerin haline bu proram harika denedim...
    • Ulaş Fırat Hakkında (13)
      • kuzgunbaba: :) )))) Sendromum benim.En baba sendrom Ulaş baba sendromu.
      • Ulas FIRAT: Furkan kardeş, öncelikle ben mahlas kullanmam internette her yerde adım ve soyadımla yer alırım....
      • Furkan Dinç: Ayrıca benim mahLasımı her yerde kuLLanan şahsiyet.senDRom mahLasını 4-5 yıldır kuLLanıyorum...
    • yalnız yaşayanlara tavsiyeler (5)
      • Devrim: Biraz da çamaşır yıkamayı bilmek gerekir. En azından renklileri kaç derecede, beyazları kaç derecede...
      • Ulas FIRAT: Ancak bu da dezavantajlardan birisi bence Berke bey. Ev içerisinde zor olun da ev dışında biraz...
      • berke: aynen çok güzel tavsiyeler bunlar:)bende 15 yıldır yalnız yaşayan ve buna çok alışanbiri olarak size...
      • Ulas FIRAT: Yorum saatine de bakılınca siz de bizlerdensiniz Mehmet Bey :) Teşekkürler yorum için